Mehmet Akif Ersoy
Hasta
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
Sade bir nezle-i sadriyyemi illet? Nerede?
Çocuğun hali fenalaştı son günlerde,
Ameliyata çıkarken sınıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi? Dedim 'Kim dedi, oğlum sana gel?
Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan;
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.'
O zamandan beridir za'fi terakki ediyor;
Görünen: bir daha kalkınması artık pek zor;
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Oluyormuş biraz dindiği
- Ben zaten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu
Bana ihtara ne hacet, a beyim. Simdi bunu?
Maamafih yeniden bakalım dikkatle:
Hükmü kat' i verelim, etmeye gelmez acele.
- Çağırın hastayı gelsin.
- Kapının perdesini,
Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
Bir uzun boylu çocuk.. Lakin o bir levha idi..!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi,
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri.
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlarla beraber çıkmış,
Bet-beniz kül gibi olmuş uçarak nur-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bitâb!
O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
Kafa yük gibi kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.
- Otur oğlum seni dikkatlice bir dinleyelim …
Soyun evvelce, fakat …
- Siz soyunuz yok halim!
Soydu bîçâreyi üç-beş kişi birden, o zaman
Aldı bir heykeli uryân-i sefalet meydan
Yok bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti:
' Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki ' diye;
Çocuğun göğsüne yaklaştım biraz dinlemeye:
Öksür Oğlum … Nefes al…Oldu, giyin;
Bakayım nabzına... A’ la... Sana yavrum, kodein
Yazayım, öksürüyorsun, O, keser, pek iyidir…
Arsenik hapları al, söylerim eczacı verir.
Hadi git, kendine iyi bak…
- Nasıl ettin doktor?
- Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!
Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
Hastalık seyr-i tabiisini almış yürümüş.
Devri salisteki asarı o mel'un marazin Var tamamıyle, değil hiçbir eksik arazin.
Bütün a'raz, sehikiyle, zefiriyle…
- Yeter!
Hastanın çehresi meydan da! İnsanda meğer
Olmasın his denilen şey.. O değil, lakin biz
Bunu ' Tebdil-i hava ' derde nasıl göndeririz?
Surda üç-beş günü var.. Gönderelim Yolda ölür….
' Git! ' demek, hem, düşünürsek ne büyük bir zuldür!
Hadi göndermeyelim.. Var mı fakat imkanı?
Kime dert anlatırız? Bulsan a derdi anlayanı!
- Sözünüz doğru, Müdür bey; ne yapıp yapmalı; tek
Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim, pek pek,
Daha bir hafta yasar, sonra sirayet de olur;
Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma'zur.
- Bir mübaşşir çağırın.
- Buyrun efendim.
- Bana bak:
Hastanın gitmesi herhalde muvafık olacak.
' Sana tebdil-i hava tavsiye etmiş doktor.
Gezmiş olsan açılırsın..' diye bir fikrini sor.
' İstemem! ' de o fakat dinleme, iknaa çalış;
Kim bilir, belki de biçare çocuk anlamamış?
- Şimdi tebdil-i hava var mı benim istediğim?
Bırakın halime artık beni, rahat öleyim!
Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün
Daha katlansa kıyamet mi kopar? Hem ne içün
Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden.
' Öleceksin! ' diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben,
Kimsesiz bir çocuğum nerde gider yer bulurum?
Etmeyin sokaklarda perişan olurum!
Anam ölmüş babamın bilmiyorum hiç yüzünü;
Sanki atideki mevhum refahım giderek,
Onu çalkandığı hüsranlar, içinden çekecek!
Kardeşim kurduğun amali devirmekte ölüm;
Beni göm hurfe-i nisyana, ben artık öldüm!
Hangi bir derdim için ağlıyayım, bilmiyorum.
Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz; mağdurum!
O kadar sa'y-i beliğin bu sefalet mi sonu?
Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,
Çalışıp ömrümü çılgınca heba etmezdim,
Ben bu müstakbele mazimi feda etmezdim!
Merhamet bilmeyen insanlara bak, Yarabbi,
Koğuyorlar beni bir sail-i avere gibi!
- Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız.
' İstemem yollamayın ' dersen eğer, kal, yalnız..
Hastasın..
- Hem Verem'im! Söyle, ne var saklayacak!
- Yok canim, öyle değil…
- Öyle ya herkes ahmak,
Bırakırlar mi, eğer gitmemiş olsam acaba?
Doğrudur gitmeliyim.. Koşturunuz bir araba.
Son sınıftan iki vicdanlı refikin koluna
Dayanıp çıktı o biçare, sefalet yoluna.
Atarak arkaya bir lemba-i lebriz-i elem, Onu teb'id edecek paytona yaklaştı ' Verem'!
Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
Öptüler girye-i matem dökerek gözlerini;
- Çekiver doğruca istasyona ….
- Yok, yok, beni ta,
Götür İstanbul’a bir yerde bırak ki; guraba,
- Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada -
Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
KARACAOĞLAN
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...
Garanti yok sen gibi fâniye sigortada!
Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!
Bir köşende annânem, dalgın Kur'an okurdu;
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.
Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mâna ve ruh, ne varsa heder oldu;
Bir yeni nesil geldi, üstüste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu dâvayı mihenge...
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!
Necip Fazıl Kısakürek
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

O BELDE
Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de alam-fikre bir mersa,
Olan bu mai deniz
Melali anlamayan nesle aşina değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende bende bir mana,
Ne bu akşamda bir gam-ı nermin
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i istitar ü istigna.
Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki lerzesiz sessiz
Topluyor bu-yı ruhunu guya,
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz..
O belde?
Durur menatık-ı düşize-i tahayyülde;
Mai bir akşam
Eder üstünde daima aram;
Eteklerinde deniz
Döker ervaha bir sükun-ı menam.
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylidir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyahut yar;
Dilde tenvim-i ıztırabı bilir
Dudaklarındaki giryende buseler, yahut,
O gözlerindeki nili sükut-ı istifham.
Onların ruhu şam-ı muğberden
Mütekasif menekşelerdir ki
Mütemadi sükun u samtı arar;
Şu'le-i biziya-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine.
O kadar natuvan ki, ah, onlar,
Onların hüzn-i lal ü müştereki,
Sonra dalgın mesa, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine..
O belde
Hangi bir kıt'a-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dür ile mahdüd?
Bir yalan yer midir veya mevcud
Fakat bulunmayacak bir mela-ı hülya mı?
Bilmem. yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mai deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı,
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak,
Bu nefy ü hicre müebbed, bu yerde mahkumuz.
Ahmet Haşim.
Denizlerden esen ince hava saçlarınla eğlensin. Hasret ve gurbet
melaliyle akşam ufkuna bakan bu gözlerinle, bu hüznünle bilsen sen ne
dilbersin!
Ne sen, ne ben, ne de güzelliğinde toplanan bu akşam, ne de fikrin
elemlerine bir liman olan bu mavi deniz, MELALİ ANLAMAYAN NESLE AŞİNA DEĞİLİZ.
Sana yalnız bir ince taze kadın, bana yalnızca eski bir budala diyen bugünkü
insanlık, bu sefil iştiha, bu kirli bakış, bulamaz sende bende bir mana, ne bu
akşamda ince bir gam, ne de durgun denizde bir kırgın gizleniş ve umursamazlık
titreyişi.
O belde? Bakir hayal bölgelerinde durur; mavi bir akşam daima üstünde
dinlenir, eteklerinde deniz ruhlara bir uyku sessizliği döker. Kadınlar orda
güzel, ince, saf, geceye bağlıdır, hepsinin gözlerinde senin hüznün var, hepsi
kız kardeş yahut sevgilidir; dudaklarındaki ağlayışlı öpüşler, yahut, o
gözlerindeki mavi soru sükutu gönülde acıları uyutmasını bilir. Onların ruhu
kızgın akşamdan kesif menekşelerdir ki durmadan sükün ve sessizliği arar; ayın
hüznünün ışıksız parıltısı sanki yalnız ellerine sığınmış. O kadar çelimsiz
ki, ah, onlar, onların dilsiz ve ortak hüzünleri, sonra dolgun akşam, o hasta
deniz, hepsi o yerde birbirine benzer. O belde hangi hayali kıtada? Hangi uzak
nehirle sınırlı? Bir yalan yer midir veya mevcut fakat bulunmayacak bir hulya
sığınağı mı? Bilmem.. Yalnız bildiğim sen ve ben ve mavi deniz ve bu akşam ki
bende hüzün ve ilham tellerini titretiyor, uzak mavi bir ülkeden ayrı kalarak
bu yerde bu sürgün ve hasrete ebediyen mahkümuz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!
CAHİT KÜLEBİ
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
RÜYALARDA ÖZLEM Sağanak bir yağmur yağaryordu bulanık sular akarken çeşmenin önündeki, taşlı yolda Dut ağaçları sıralı akasyalar, açmış ayrılık şarkısında, rüzgar eser gamlı, gamlı Kavak ağaçlarının gölgesini nergizler sararken güneş bütün heybetiyle, dikildi karşıma umursamadım onu, yürüdüm dere boyunca Nar çiçekleri koklayamam temmuz ayında bozkırdır, ne deyim bizim yayla Sam vurmuş,sararmış başak gördüm kızgın toprakta Meşeler yan yatar, dikenler göysüme batar, taşlı armuda uzandığımda. Mestetti beni kekik yayılan ova Suya hasret, dağ lalesi boynu bükük, güneşin altında. Bende yanmışım, farkına varmasamda. Bir ev gördüm duvarı yıkık adamı gördüm bağrı yanık, kırışıkları katmerlenmiş kavruk tenli üzüm kütügüne dönmüş bedeni öldeseydi ölürdüm o anda belki. Tuzlu ayran uzattı işte o Mehmet emmi mendilinin ucu yırtık terini siliyor. Sultan nine tokumuş heybesi sırtında karnı aç, gönlü tok kısmetini taşıyor. Uyuyup kalmışım sabahın altısında savruldu rüyam, dörtbir yana Patranun dili balta o beni doğrar bugün, parça,parça.
HATİCE ŞİMŞEK
Not:fotoğraf Taner Kıral'a aittir..DOGAY(doğada görüntü avcılığı yarışması) 2008 Mersin-Mut

Eğer birgün;
bir boşluk hissedersen,
belki de,
hayat sana gençliğini hatırlatırsa..
Farkında olursan hayatta savrulup gittiğinin..
Bilinmez düşünceler sırla dolu bir yaşam,
ama bir çare bir amaçla hayata inat,
yağmura çamura inat..
Sessizlikte dinlediğin son ses son bir şarkı..
Son hissetiklerin,son insanlar..
siyah beyaz film anıları gibi düşünceler,
hatırladığın insanlar,
yaşadığın olaylar..
Kısa zamanda çok hatıralar..
belki de,
hayat sana gençliğini hatırlatırsa..
nedensiz ve niçinsiz insanlar ve kıpırtısız sesler..
sonunu bulmak..
kimliğini aramak..
ve dinlediğin son şarkı..
son ilham..ilk kıpırtı..
son sessizlik..
son dinlediğin sözler..
"biter elbet bu yağmur sabret..
dönmüyor epeydir başım..
yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz.."
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Blogcu ile yapıldı